ForumKahve

18/11/2007

Gavsım Hz.lerinin Sapancadaki Sohbetleri

Kategori: Sohbetler

Tarikat şeriatın üstünde kurulmuş takva makamıdır. Şeriatsız tarikat olmaz. Bir evin yapımında temelde kullanılan demir beton eksik olursa bina sağlam olmaz, çabuk çöker. Tarikatın temeli de şeriattır. Temeli sağlam olmayan tarikat ehli de çabuk yoldan çıkar.

Bir kişi müslüman olması için ilk önce kelime-i şahadet getirmesi gerekir. Ondan sonra imanın şartlarını kabul etmesi gerekir ( amentü ) ondan sonra da İslâm’ın 5 şartını yapması lâzımdır. Bunlardan hac, zekât, oruç belli şartlara bağlanmıştır. Ama namaz akıl baliğ olan herkesin üzerine farzdır. Herkesin her şartta yapması gereken bir ibadettir. Yapılmazsa çok büyük cezası vardır. Bazı âlimlere göre 500 bazı âlimlere göre 70.000 yıl cezası vardır. Kişi hasta olsa hareket edemeyecek olsa bile ima ile de olsa namazını kılmak zorundadır. Kişi suda boğuluyor olsa sekerat anı gelmiş olsa o vaktin namazını eda etmek zorundadır. O vakit namazından sorumludur.


Yapılan hizmetlerde ve ibadetlerde niyet önemlidir. Niyet Allah rızası için olmalıdır. Biz 40 yıldır köyümüzde olanların ve sofîlerin fatihayı bildiklerini sanıyorduk. Gördük ki fatihayı eksik okuyorlar. O zaman namazları iptal oluyor. Bunda bizim de sorumluluğumuz var. Biz sofîler mahcup olmasın diye sormaya utandık. Tüm sofîler fatihayı öğrenmek zorundadır. Siz de bunun için çalışacaksınız. Bu işten sorumlusunuz. Namazlarda fatihalar ve diğer vecibeler eksik olmayacak.
Bunun için çalışacaksınız. Namaz olmazsa yaptığınız hatme, rabıta ve virdlerde olmaz. Bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor:

“Dünya melundur. İçindekilerle birlikte lânetlenmiştir. Yalnız Allah rızası için yapılan hariç.”

Yaptığınız ibadet ve hizmetler Allah rızası için yapılmalıdır. Niyetlerimiz Allah rızası için olmalıdır. Dünya için bile çalışsak niyet Allah rızası için olursa ibadete çevrilir. Gavs Hz. şöyle nakletti.

“ kişi sabah evden çıkarken ya rabbi sen rızkıma kefilsin ondan şüphem yoktur. Çoluk çocuğumun rızkını kazanmayı üzerime vacip kıldın. Bu vacibi üzerimden kaldırman için işe gidiyorum “

der ve o niyetle işe giderse akşam evine dönünceye kadar geçen süre sanki alnı secdedeymiş gibi ibadet yerine geçer.
Dünya da lâzım amma niyet Allah rızası olursa ibadet yerine geçer. Sizin paranız olmasa buraya nasıl gelecektiniz. Elbise, yiyecek nasıl alacaktınız. Amma sizin amacınız sadece dünya olmamalı, amacınız ahiret olmalı. Amacınız dünya parsı değil ahiret parası kazanmak olmalı. İnsan tarlaya ne ekerse onu biçer buğday ekse buğday biçer. Dünya ahiretin tarlasıdır. Sizde takva tohumu ekerseniz ahirette karşılığını alırsınız

10/11/2007

Gavs Hz.lerine Sorulan Sorular ve Cevaplardan Bir Demet

Kategori: Sohbetler

Soru: Nakşibendîlik ne demektir?
 
 Nakşibendîlik, Kur'an ve Sünnet'e uygun yaşamak, bid'atı terketmek, kalbi günahlardan arındırmak, metanetli bir şekilde Allah'ı zikreder duruma gelmek ve samimiyetle Allah Teâlâ'ya yönelmektir.
 
 Soru: Kalbi günahlardan arındırmak nasıl olur?
 
 Nisan yağmurlarını düşünün. Ne yapıyor' Toprağı canlandırıyor, toprak içindeki tohumları canlandırıyor, filizleri ortaya çıkarıyor, bitkileri yeşertiyor. İşte Şah-ı Hazne de bu şekilde insanların kalbini tedavi eder, ruhlarını canlandırır.
 
 İnsan kalbinin iki özelliği vardır: Biri halk âlemi, diğeri ise emir âlemiyle ilgilidir.
 
 Tüm âlem Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarına mazhar olmuştur; O'nu yansıtır. İnsanın kalbi de buna benzer. Yüce Allah'ın sıfatlarını yansıtan küçük âlemdir. Bu yüzden kalp, Allah'ın nazargâhıdır. Ruhlar âlemini içine alır. Kâinatın yaratılışında arş ne ise, bedendeki kalp de odur. Arş, mâna âlemiyle madde âlemi arasında bir köprüdür. Emir âleminden gelen ilâhî tecelliler önce arşa iner. Sonra madde âlemine yansır.
 
 İşte beden dünyasına gelen tecelliler de önce kalpte yer bulur. Sonra ruh, mânevî zevk alır ve gelen tecellileri bedenin bütün organlarına ulaştırır. O zaman saçımızın bir teline varıncaya kadar bütün organlarımız bu mânevî hissi elde eder.
 
 Meselâ harama bakan gözü düşünün; mânevî kiri önce kalbe gider, diğer organlarla kazanılan günahların mânevî kirleri de böyledir. Onun için kalbin günahlardan arındırılması gerekir. Bu da zikirle olur. Kalp zikretmezse, günahların kirini atamaz hale gelir. O zaman ilâhî feyizleri de anlamaz. Bu yüzden büyüklerimiz, kalbin Allah'tan gafil kalmaması için çok gayret etmişlerdir. Kalbin temizliğine önem vermişlerdir.
 
 İnsan kalbinde yürek, mânevî kalbin de yeridir. Vücudumuzda bulunan diğer tecelli yerleri de ona bağlıdır. Bu ilâhî tecelli yerlerine letâif denir. İnsan vücudundaki letâif sayısı altıdır. Bunlar kalp, ruh, sır, hafâ, ahfâ ve nefistir. Kalbin yeri sol memenin dört parmak altıdır; Allah'ın muhabbeti ve ilâhî cezbenin merkezidir.
 
 Ruhun yeri sağ memenin dört parmak altıdır; Allah sevgisinin merkezidir. Sırrın yeri sol memenin iki parmak üstüdür; Allah'ı bir bilmenin mânevî tanıma mahallidir.
 
 Hafânın yeri sağ memenin iki parmak üstüdür; Bütün eşya Allah'ın tecellisinde buradan gayb âlemine açılır.
 
 Ahfânın yeri göğüs kafesinin iki parmak aşağısıdır; Burası suyun içinde sütün kaybolması gibi, kulun Allah'tan başka hiçbir şeyi görmemesini sağlayacak olan mânevî bir merkezdir.
 
 Nefsin yeri de alnın ortasında iki kaş arasıdır.
 
 Tüm bunlar bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altında ilâhî tecellilere açılır. O zaman Allah Teâlâ, insanî ruha çeşitli tecelliler ihsan eder. Ruh terbiye edilince kalp de terbiye edilmiş olur ve Allah'a ulaşır. Kul da günahı terkeder. İşte bu seyrü sülûk ile gerçekleşir. O zaman kul, kendisine emanet edilen tertemiz ruhu imanla Allah'a teslim eder ve kurtulur.
 
 Soru: Kalbimize ilâhî tecellileri çekmek için ne yapmalıyız?

 
 Bazı mürşidler, müridlerinin mânevî yeteneklerine göre çeşitli yöntemler geliştirmişlerdir. Her mürid, mürşidinden öğrendiği temel usulleri yerine getirmelidir. Kalbi ona göre terbiye etmelidir. Sevgi, kalbin bir işe meyletmesidir. Eğer Allah sevgisi kalpte varsa, kalp Allah'a itaat etmek ister. Seven sevgilisini hiç unutur mu' Başkasına meyleder mi' Bir insana cin çarparsa ne olur' Ama sevgi çarparsa aşk olur. Bu da hikmettir. Kalbin ilâhî tecellilere açılması için âdap kitaplarını okuyun. Şah-ı Hazne bize şu âdapları tavsiye etmişti:
 
 Dinî ve dünyevî işler dışında halkın övmesi ve yermesine itibar etmemelisiniz.
 
 Belâ ve musibetlere tahammül etmenin yollarını aramalısınız. Sabretmesini öğrenmelisiniz. Asıl sabır yokluk anında belli olur.
 
 Beş vakit namazı terketmemelisiniz. Namazlarınızı cemaatle kılmalısınız. İnsan cemaatle namaz kılmak yerine tek başına namaz kılmayı tercih ediyorsa, bunun sebebi nefis letâifinin terbiye edilmeyişindendir.
 
 Çok konuşmamalısınız. Çok konuşmak gıybet meydana getirebilir. Gıybet, başkasının arkasından konuşmak demektir. Bir insanın gıybet yaptığının bir özelliği de kıldığı namazlardan sonra tesbihat yapmayı terketmesidir.
 
 Helâl lokma yemek letâiflerin çalışmasını sağlar. Kalbin nefse mağlup olduğu işlerin başında tuvalet âdâbına uymamak, düzgün abdest almamak, guslü usulünce yapmamak ve necâsetten korunmamak gelir.
 
 Halkın eziyetlerine tahammül etmelisiniz. Tahammül etmek büyüklüktür. Allah Teâlâ Peygamberimiz'e (s.a.v) bile şöyle buyuruyor:
 
 "Azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret."271
 
 Mal, mülk, aile ve evlât sevgisinde dengeli davranmalısınız. Bunların varlığı da yokluğu da imtihan vesilesidir.
 
 Cömert olmalısınız. Fakir ve miskinlere şefkatle davranmalısınız.
 
 Aileniz ve çocuklarınız başta olmak üzere bütün insanlarla iyi geçinmelisiniz.
 
 İnsanların eksikleriyle meşgul olmak yerine evvelâ kendi kusurlarınızla meşgul olmalısınız. Onun için şöyle denilmiştir:
 
 Sen kendi varlığından gafil olmadıkça
 Hiçbir zaman muradına ulaşamazsın
 Zâhir denizinden sahile çıkmadıkça
 Ehl-i aşk nezdinde kâmil olamazsın
 
 Sabah ve akşam kalp derslerinizi yani virdinizi yerine getirmelisiniz. Bu derslere devam ettikçe kalplerde, Allah'ın izni ve Şah-ı Hazne'nin himmetiyle ilâhî bir pencere açılır.
 
 İnsanların en hayırlısı, kullar hakkında kötülük düşünmeden sabahlayan ve akşama kavuşandır. İnsanın en iyi dostu, Allah'a kullukta kendisine yardımcı olandır, kusurlarını ve kötülüklerini hatırlatandır.
 
 Soru: İnsanın Kur'an, hadis ve fıkıh ilmini bilmesi yeterli değil midir' Bir mürşid-i kâmile bağlanmak şart mıdır?
 
 Bir eczacı düşünün; her türlü ilâcın nasıl yapılacağını ve bu ilâçların hangi hastalıklara iyi geleceğini bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara bile bilgi verir. Doktorlar da onun verdiği bilgilere dayanarak hastalarına ilâçlardan tavsiye ederler. Ama eczacı çoğu defa hastalığı teşhis edemez. Hastalığın teşhis edilmesi ise ayrı bir uzmanlık alanıdır. Reçete olmaksızın eczacı ilâç veremez. Verdiği takdirde hasta zarar görürse eczacı suçlu olur. Yine her doktor kendi filmini çekemez. İki omzu arasında bir rahatsızlığı olsa tedavi edemez. Bir başkasına muhtaç olur.
 
 Âlimleri de böyle düşünmek gerekir. Kalbin mânevî hastalıklarında ehil olan âlimler mürşid-i kâmillerdir. İnsanlara sohbet etmek ayrı bir iştir, insanlar üzerinde sohbeti icra etmek ve gereğini yerine getirmek, kalpleri tedavi etmek farklı bir iştir. Kitaplardan ilim öğrenmek şarttır. O ilmi bütün bedene kabul ettirmek de şarttır. Kur'an ve hadis âlimi olmak kadar, bunları yapan kâmil insan olmak da önemlidir. Devrimizde çok vaaz eden vardır; hidayete eren ise azdır. Mürşid-i kâmiller insanların Allah'a yönelmesine yani hidayetine vesile olurlar. Ama irşad ehli zatlar zamanımızda çok azdır.
 
 Soru: Mürşid-i kâmil, müridine nasıl himmet eder?
 
 Ben Hazne'de iken kalbime vesvese gelmiş, artık Şah-ı Hazne'nin dergâhına lâyık değilim diye düşünmeye başlamıştım. Mürşidimden uzaklaşmak, dergâhtan ayrılıp gitmek istiyordum. Şah-ı Hazne camiye giderken yanına yaklaştım ve derdimi söyledim. Şah-ı Hazne bana şöyle dedi:
 
 'Mürşidin himmeti, müridin çalışmasına göre meydana gelir.' Bu defa,
 
 'Peki mürid nasıl çalışır'' diye sordum. Bana şöyle dedi:
 
 'Mürid, yüce Allah'ın emirlerini yerine getirir ve yasaklarından kaçınırsa çalışmış olur.'
 
 Soru: İhlâs Ne Demektir?
 
 İhlâs, Rabbü'l-âlemin'in emir ve hükümlerini sadece Allah rızâsı için yapmak, bunun için bütün gücünü sarfetmek ve bunlara sebat göstermenin özüdür. İnsan kıymet verdiği ve düşündüğü şey kadardır. Hayatını şöhret ve şehvete adayan kişinin sonu hiç kuşkusuz hüsrandır.
 
 Soru: Hatme Yapmanın Faydası Nedir?
 
 Hatme yapmanın faydası sayılamayacak kadar çoktur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bize, ümmetime faydası en çok olan bir zikir usulü tavsiye etmeni istiyorum demiş olsaydı, ben insanların hatme yapmalarını tavsiye ederdim. Çünkü hatme yaparken Peygamber Efendimiz (s.a.v) zikir meclisine teşrif eder. Hatme duası okunurken adı zikredilen sâdât-ı kirâm da ruhaniyetleri başta olmak üzere o halkaya gelirler. Hatmeye katılan müridlerin bütün arzu ve isteklerini kayıt altına alırlar. Hatme duasının okunması bittikten sonra ise Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) ruhaniyeti ile birlikte sâdât-ı kirâm da zikir meclisinden ayrılır. Daha sonra hatmeye katılanların istekleri Rabbü'l-âlemin'e arzedilir.
 
 Peygamber Efendimiz'in (s.a.v), Allah Teâlâ'ya götürdüğü istekler ise hiç reddedilmez.

10/11/2007

Mürşidi Olmayanın Mürşidi Şeytan Mıdır?

Kategori: Gavsi Sani ks

 

           Tasavvuf ve manevi terbiyeden kaçanlar, meşhur bir sözle uyarılırlar: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” Büyük veli Beyazid-i Bistamî (K.S.)’ye ait bu söz, doğrusu hassas bir konuya işaret ediyor. Öyle ya; eğer bu ifade dinî bir delile dayanıyorsa, gerçek bir mürşidin talebesi olmayan herkesin durumu yeniden gözden geçirilmeye muhtaç.... Eğer bir tecrübe ve gözleme dayanıyorsa, tecrübe bir ilimdir, ve bir hakikat payı aranması gerekir. Bu sık kullanılan ifade, “bir mürşidin elinden tutanlar şeytanın elinden kurtulmuş mu oldular? Biz öyle şeyhleri gördük ki, şeytanı hiç aratmıyorlar! Hem iyi de olsa şeyh bir peygamber mi ki, ona uymayanlar iflâh olmasın? Biz Kur’an ve Sünnet’ten başkasına uymayız” itirazıyla karşılanagelmiştir. Bu meselenin iç yüzünü incelemek için şüphesiz en doğru yol, konuyu yanılmaz iki şahidin, yani Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre ele almak... Önce şunu belirtelim ki tasavvuf ehli, mürşid deyince gerçekten kendisine uyulmaya layık bir Allah dostunu kasdederler. Gerçek mürşid alimdir, ariftir, takva ve edebte zirvedir, nur ve feyiz sahibidir. Ayrıca insan terbiyesinde ehliyetli ve irşad işinde izinlidir. Hz. Peygamber (A.S.)’in vârisidir. Çünkü kendisi terbiye olmamış bir kimsenin başkasını terbiye edemeyeceği açıktır. İkinci olarak, mürşid deyince tek bir insan değil, o insanının etrafında toplanmış, gönlünü ve yönünü Allah’a çevirmiş bir cemaat akla gelmelidir. Çünkü gerçek mürşid, takva yolunda bir imamdır ve kendisine uyanlar için emin bir rehberdir. Böyle bir mürşidin elinden tutan kimse, aynı zamanda birçok mümin kardeşiyle Allah yolunda el ele tutmuş demektir. Şeytana karşı bu ne büyük bir kuvvet ve ne sağlam bir siperdir! Kâmil mürşidden kaçmak, böyle bir cematten uzaklaşmak ve dini yalnız başına yaşamaya çalışmak demektir. Bu ise ne kadar zevksiz bir iş ve desteksiz bir gidiştir! Tasavvuf, topluca tevbe etmek, birlikte zikretmek, şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir. Kur’an’ın ve Rasulullah’ın uyarıları “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözü, Hz. Kur’an’a aykırı değildir; aksine birçok ayet tarafından desteklenmektedir. Çünkü, tek başına kalan bir kimesenin insan ve cin şeytanlarına yem olacağına Kur’an’daki pek çok ayet işaret etmektedir. Allahu Tealâ, kendi yolunda topluca hareket etmemizi emrediyor. Parçalanmayı, dağılmayı, tek başına kalmayı yasaklıyor (Al-i İmran/102-103). Bunun, düşmanlar karşısında zayıflık ve mağlubiyet sebebi olacağını belirtiyor (Enfal/46). Cenab-ı Hak hepimizi gerçek takvaya çağırıyor ve bunun için sadık kullarla beraber olmamızı istiyor (Tevbe/119).

               Allah’ın zikrinden kaçanların şeytanın kucağına düştüğünü de Kur’an-ı Kerim şöyle ifade ediyor: “Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden gafil kalırsa, biz ona bir şeytan musallat ederiz; o şeytan ondan hiç ayrılmaz. Bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf/36-37) “Rehberi olmayanın, tek başına kalanın rehberi şeytandır” sözü, bir çok hadis-i şerifin ortak manasını da ifade etmektedir. Şöyle ki, Rasulullah (A.S.) Efendimiz, şeytanın insan kurdu olduğunu, herkese pusu kurduğunu ve cemaattan ayrılan, tek başına kalan kimseyi kolayca yuttuğunu haber veriyor. İşte Rahmet Peygamberi’nin uyarıları: “Şeytan insan kurdudur; sürüden ayrılan, tek başına kalan koyunu dağdaki kurt nasıl kaparsa, cemaatten ayrılan kimseyi de şeytan öylece kapar.” (Ahmed, Tabaranî) “Sizin cemaat halinde bulunmanız gerekir. Ayrılıktan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. O, (Allah için beraber olan) iki kişiden uzak durur.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim) “Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi sapık fikir ve fitne üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatin üzerindedir. Kim cemaattan ayrılırsa ateşe düşer.” (Tirmizî, Tabaranî) Bu mealdeki hadislerin ortak manası ve uyarısı şudur: Dini tek başına yaşamaya kalkmayın. Allah yolunda birlik olun, alimlere uyun, takva üzere giden cemaata sımsıkı yapışın. Tek başına kalanın kalbini şeytan sarar, yolundan alıkoyar ve kolayca zarara sokar.

           Bu düşmana karşı birlik kalesine girin, Allah sevgisini siper edinin ve ölene kadar böyle gidin. Emniyetiniz budur. Şu halde “başında bir rehberi olmayanın rehberi şeytandır” sözü Kur’an ve Sünnet’e aykırı değildir. Tecrübeler de onu desteklemektedir. Bir üstada gitmeden, alim bir rehberi bulunmadan, peygamberlerden başka kâmil olan kimse yoktur. Maddi sanat ve fenlerde de durum aynıdır. Başında bir usta olmadan hiçbir çırak, kolay kolay usta olamaz. Arifler demişlerdir ki: “Kendi başına büyüyen ağaç yaprak açar, fakat meyve vermez. Verse de meyvesi yenmez. Bir edeb ehlini görmeyen gerçek edeb nedir bilmez. Bildikleri de kendisine yetmez.” Kur’an ve Sünnet’i rehberle yaşamak Bazıları, “Biz Kur’an ve sünnete uyduktan sonra niye sapıtalım ki? Bizim emniyetimiz mürşide değil, Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Mürşide ve müridlerine lazım olan da bu değil mi?” diye soruyorlar. Evet, hepimiz içimiz ve dışımızla ilahi hükümlere uymakla mükellefiz. Kâmil mürşidlerin bundan başka bir hedefi yoktur. Bütün mesele, her durumda Kur’an ve Sünnet çizgisinde giden Allah adamı olabilmektir. Buna ihsan makamında kulluk denir. Acaba bunun en güzel yolu nedir? Sadece okumak mı, yoksa yolu bilene uymak mı? Mesafesi uzun, engelleri çok, tehlikeleri fazla, her yanı gizli düşmanlarla çevrili bir yolu, sadece tarifle mi gitmek emniyetlidir, yoksa yolu bilen bir rehberle mi? Bu yol, insanın benliğini aşıp hakikatına ulaşma yoludur. Bu yoldaki en büyük engel insanın nefsidir. Bu yol, Alemlerin Rabbi’ne gerçekten kul olma yoludur. Onun etrafı düşmanlarla doludur. Yalnız gidilmez, yol çok uzundur. Şeytandan yakayı sıyırmak mümkün mü? Kur’an-ı Hakim bildiriyor ki, şeytan, ölene kadar hiç kimseden elini çekmez, ümidini kesmez, Bunun için yemini vardır (Sa’d/80-83). O peygamberlere bile hile yapmak ister, ancak Allah’ın nuru onu engeller (Hac/52). Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner, kaçar. Çünkü, onlar Alemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel himayesine almıştır (Nahl/99, İsra/65). Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir müslüman ondan kurtulduğunu nasıl düşünebilir? Mürid, Allah’a yönelen kimse demektir. Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır. Bunun için her yolu dener. En iyi yaptığı iş vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır. Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığını anlar, ilacına koşar. Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, müslümanların yüzkarasıdır. Bunlar mürşid değil şeytandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konumuz dışındadır. Tek başına hakikatı arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insana açıktan günah işletemez ise, yaptığı hayırlara yönelir. Bu yolla mümini zarara sokmaya çalışır, bunu da genelde başarır. Şeytan ilim sahiplerine daha çok gizli günahları işletir. Onu gösteriş, kin, kibir, hased, gaflet, eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme, insanları küçük görme gibi tesbiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır. Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyaracak kardeşleri olmayan kimse, asıl halini anlamadan ve bir çaresine bakamadan ölür gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler. Dilaver Selvi

5/11/2007

Rabıta ile ilgili edepler

Rabıta İle İlgili Edepler

 

Mürid, mürşidini Allah ile kendisi arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.

Mürşidin uzaktan feyiz vermesi, kalplere tasarrufta bulunması Allahu Teala’nın kâmil velilere verdiği özel bir yetkidir. Allahu Teala velisini seven ve gönlünü onun gönlündeki nura bağlayan kimseye çok özel ikramlarda bulunmaktadır. Buna uzaklık mani değildir. Bunun örnekleri çoktur.

Mesela, Veysel Karanî Hz.leri Resûlullah (s.a.v) Efendimizi hiç görmediği hâlde muhabbet ve ruhaniyet yoluyla kendisinden özel terbiye ve feyiz almıştır. Efendimiz (s.a.v) onu ashabına anlatmış, ismini vermiş, sıfatlarından bahsetmiştir. Ayrıca Hz. Ömer ile Hz. Ali’ye onu ziyaret etmelerini emretmiş ve onlara şu tavsiyede bulunmuştur.“Onunla karşılaştığınız zaman sizin için istiğfar etmesini isteyin ki Allah sizi affetsin”40 işte bu hâle temiz ruhların tanışması, kaynaşması ve yardımlaşması denir. Zaten rabıta birbirini seven ve özleyen ruhların buluşmasından ibarettir.

Kâmil mürşidin uzaktaki müridinin hâllerini Allah’ın izniyle bilmesi ve görmesi mümkündür. Ancak bu görme ve bilme şekli sınırlıdır. Mürşidin Allahu Teala gibi her şeyi gördüğünü ve bildiğini düşünmek haramdır, şirktir. Mürşiddeki bütün yetkiler, feyiz ve nurlar Allahu Teala’nın ikramıdır.

Şah-ı Nakşibend (k.s) bu görüşün nasıl olduğunu şöyle belirtmiştir:

“Veliler her gördüklerini Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ikram ettiği feraset nuru ile görürler. Öyle ki bu nur ile baktıklarında uzak ile yakının bir farkı olmaz.”

Kâmil mürşidin sahip olduğu yüksek ahlak, feyiz ve nurlar onun ruhâniyetinden ayrılmaz. Bu ruhaniyet zaman ve mekân ile bağımlı ve sınırlı değildir. Allahu Teala dilediği kullarına bu ruhaniyet yoluyla pek çok faydalar ulaştırır. İmam-ı Rabbani’nin (k.s) belirttiği gibi; bu faydadan bazen mürşidin de haberi olmayabilir.

Bir mürid, devam ettiği rabıtasında şeyhinin sûretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hâllere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hâle yönelmesi gerekir.

Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerinin müridlerinden birisi huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müridde manevi hâl zuhur etti. Fakat mürid hâlâ rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben: “Bana rabıtayı bırak, sana gelen hâle yönel!” diye uyardı.41

Mürid, bir vasıta olmadan Cenab-ı Haktan vasıtasız ilim ve feyz alma gücüne ulaşamadıkça daima râbıtaya muhtaçtır. Arada bir vasıta olmadan feyz almaya güç yetirince vasıtanın terk edilmesi gerekir. Zira o hâlde vasıtayla uğraşılacak olursa netice manevi gerilemeye gider. Ancak rabıtanın bırakılacağı zamanı mürid değil, mürşid belirler.

Râbıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.

Mürşidin sağlığında ondan başkasına râbıta edilmez. Bu iş ortaklık kabul etmez.Rabıtayı vasıta olmaktan çıkarıp gaye hâline getirmek yanlıştır. Rabıtadan asıl maksat mürşidi düşünmek değil, onda tecelli eden ilahi nur ve rahmeti seyredip Yüce Allah’ı zikretmektir. Vesilelerin maksat kabul edilmeleri doğru değildir. Vesileye muhabbet, Allah sevgisine vesile olursa, kıymetlidir. Yoksa, hayırlı vesile olmaktan çıkar, kalbe perde olur, sahibine zarar verir.

ARİFLER YOLUNUN EDEPLERİ

SEYYİD SAKİ EROL

5/11/2007

Sofi sen odun cezbesi nedir bilirmisin?

Sofi sen odun cezbesi nedir bilirmisin?

 

Boyacı yeni sofi markat inşaatında çalışıyor,

 bakıyor ki çalışan herkes de bir cezbe.Kimi bağırıyor kimisi ağlıyor.

Bu da aralarında yeşil sekizli okey taşı gibi kalmış.İçinden diyor ki

“Ben de bunlar gibi bağırayım” ve basıyor narayı.

Arkalardan bir sofi çıkıp bunu yanına gelip; -

“Sofii sen odun cezbesi nedir bilir misin?”

-”Yok kurban bilmem” -”Beline kalası yersen odun cezbesini öğrenirsin.”

« Önceki